Yeraltı Maden-İş, İşçi İradesi, Siyasal Mücadele
Ertuğrul Bilir / 06.06.2016
(Açıklama: Bu yazı 06.06.2016 tarihinde, www.toplumsol.org sitesinde yayınlanmak üzere iletilmiştir. 17.06.2016 tarihinde www.direnemek.org ve www.toplumsol.org sitelerinde yayınlanmıştır ancak bu siteler kapanmıştır. Yazı academia.edu sitesinde yayındadır.)
Giriş
Türkiye’de ve dünyada hem sosyalizm mücadelesi, hem de
sendikal mücadelenin ciddi bir zayıflık içinde olduğu tartışmasız. Türkiye’de
ise bu durum dünyanın birçok başka yerine göre daha keskin şekilde yaşanıyor.
Böyle bir durumda hareketin kendisini yeniden kurmak için güncel gelişmeleri
doğru değerlendirip, doğru adımlar atarak, zorlukları göğüsleyen bir çalışmayı
göze alması gereklidir. Yine böyle bir durum kısa vadeli çalışmalar ile uzun
vadeli çalışmaların birlikte yürüme ihtiyacının daha da ön planda olduğu bir
durumdur. 1992 yılında yayınlanan “Dinazorların Krizi”[1]
kitabı bundan 26 yıl önce, yine bir yeniden başlama döneminde aşağıdaki uyarıyı
içeriyordu:
“ İşçi sınıfı
bir kez daha her şeye yeniden başlıyor. Yeniden başlarken atılan her adım,
hareketin geleceği üzerinde kalıcı etkiler oluşturacaktır.
“Yığınakta
yapılan hata harekat sırasında düzeltilemez”. Savaş sanatının bu değişmez
ilkesi bugün her zamankinden daha büyük bir değer taşıyor.” (Uygur, 1992, s.
68)
Yeraltı Maden-İş deneyimi, özellikle de Yeni Çeltek ve
Aşkale’deki deneyimler, Fatsa ve ODTÜ-ÖTK gibi örneklerle birlikte Devrimci Yol
geleneğinin sol harekete kattığı özgün pratiklerdendir. Yeraltı Maden-İş
Sendikası’nın, özellikle 1975-80 arasındaki birinci dönemi, Türkiye’deki
sosyalizm mücadelesine önemli deneyimler bırakmıştır. En başta işçilerin
sendika ve işyeri yönetimine katılması konusundaki adımları anmak gerekir.
Son dönemde Türkiye’deki 1970’li yıllarda sürdürülen
mücadeleye ilişkin kitaplar yoğunlaştı ve bu kitaplar oldukça önemli bir
ihtiyacı karşılıyor. Bunların en önemlilerinden birisi de Onur Bütün tarafından
yazılan “Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor. Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden
İşçileri” isimli kitaptır[2].
Konumuzla doğrudan ilgili olan bir diğer kitap ise Tarihle Söyleşiler
dizisinde, 1977 sonlarında Devrimci Yol tarafından Yeni Çeltek’e bölge
sorumlusu olarak gönderilen Mehmet Kök ile yapılan söyleşidir[3].
Yayınlanan kitapların yalnızca bir geçmiş güzellemesi ve anı tazelemesi olarak
kalmaması, bugün ve gelecek için yararlanılabilmesi için karşılaştırmalı
okumalara ve tartışmalara ihtiyaç vardır.
Yeraltı Maden-İş deneyiminin değişik açılardan
değerlendirilmesi, tartışılması gereklidir. Bu yazıda Yeraltı Maden-İş
sendikasının 1975-80 dönemindeki mücadelesi üzerinden bugüne ve geleceğe
ilişkin bazı konu başlıklarının aktarılmasına ve tartışılmasına çalışılacaktır.
Bu amaçla, yukarıda sözü geçen kitapların yol göstericiliğinde, Yeraltı
Maden-İş’in bazı özgün yanları yanında, sendika - siyasal örgüt ilişkisi
üzerinde durulacaktır.
Yeraltı Maden-İş
Onur Bütün’ün kitabı Yeraltı Maden-İş’in mücadelesi ve
yaklaşımlarının aktarılmasında değerli katkılar sunuyor [4].
Bu bölümde, Bütün’ün kitabı temel alınarak Yeraltı Maden-İş tarihi, bu yazıdaki
amaçlarımız gözetilerek, özetlenecektir.
Yeraltı Maden-İş’in kuruluşuna vesile olan olay bir maden
mühendisinin işçiler tarafından linç edilmesidir. Malatya Hekimhan’da Bilfer
Madencilik Şirketi’nin maden ocağında 11 Ekim 1974 günü Maden Mühendisi
Selahattin Çakır bir grup tarafından dövülerek linç edilmiş ve 15 Ekim 1974
günü hayatını kaybetmiştir. Bu olayın haberi Maden Mühendisleri Odası’na ulaşınca
Oda Yönetim Kurulu üyelerinden Çetin Uygur incelemeler yapmak üzere Hekimhan’a
gider. İnceleme sonucunda bir rapor yayınlanır (Bütün, 2015, s. 22). Bu süreçte
işçilerin nasıl yanlış yönlendirildiğini gören Çetin Uygur, aynı zamanda maden
işkolunda devrimci bir sendikaya duyulan ihtiyacın da farkındadır ve
arkadaşlarıyla birlikte bu hedefle çalışmaya girişir (Bütün, 2015, s. 25).
Yapılan çeşitli toplantıların ardından 20 Temmuz 1975 tarihinde Türkiye Yeraltı
ve Yerüstü Devrimci Maden İşçileri Sendikası (Yeraltı Maden-İş) kurulur.
Çetin Uygur sendikal mücadeleyi, işçilerin politikleşmesinin
önemli bir aracı olarak değerlendirmektedir:
“Biz Mehmet
Ali Aybar’lardan gelen bir kuşağız. Anti-emperyalist mücadelenin içinde
olgunlaştık. Sınıfın örgütlenmesinde sendikaların önemli bir araç olduğunu ve
bu örgütlenmede deneyim, bilgi ve birikim edinen işçilerin politik cenaha
yönelmelerinin doğru olduğunu düşündük.” (Bütün, 2015, s. 25)
Yeraltı Maden-İş’in kuruluş sürecinde DİSK temsilcileri ve
uzmanlarıyla da görüşülür ve görüşmeler olumlu geçer. Kuruluşun ardından ise
DİSK’e üyelik için başvuru yapılır. Ancak DİSK Yönetimi başvuruyu kabul etmez (Bütün,
2015, s. 25). Yeraltı Maden-İş’in DİSK’e üyeliği ancak 1978’de, DİSK yönetimi
değişerek Abdullah Baştürk Genel Başkanlığa seçildikten sonra, gerçekleşir (Koç
ve Koç, 2008, s. 395) [5].
Kuruluş süreciyle birlikte örgütlenme çalışmaları başlar.
Yeni Çeltek, Aşkale, Hekimhan, Divriği ilk örgütlenilen yerlerdendir. 12 Eylül
darbesine kadar geçen 5 yıl içinde Yeraltı Maden-İş’in örgütlendiği yerler
arasında Tekirdağ Saray’da linyit, Artvin Murgul’da bakır, Ankara Çayırhan’da
linyit, Maraş Belbaşı’nda çinko, Şırnak Cizre’de asfaltit, Tokat Turhal’da antimuan
madenleri gibi toplamda 17 işyeri bulunmaktadır. Bu işletmelerin 12’sinde Toplu İş Sözleşmesi
yetkisi alınmıştır (Bütün, 2015, s. 33). 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde
Yeraltı Maden-İş’in 15 bin üyesi[6]
bulunmaktadır (Bütün, 2015, s. 53). Yeraltı Maden-İş’in ülkenin değişik
bölgelerinde yaygın olarak ve çok sayıda işyerinde örgütlenebilmiş olması
önemli bir başarıdır.
Yeraltı Maden-İş örgütlenmesi de, yine dönemin diğer tüm
ilerici çalışmalarında olduğu gibi, çok sayıda baskıya ve silahlı saldırıya
göğüs gererek mümkün olmuştur. Örneğin daha örgütlenmenin başlarında (11
Haziran 1976) yerel mafyatik sendikal
ekip olan Satışoğlu lakaplı Mehmet Yılmaz ve adamlarıyla yaşanan çatışmada
direnişçi işçilerden Ramazan Sevindik ile birlikte 4 kişi yaşamını yitirmiştir.
Ocak 1977’de Ankara’da Çetin Uygur ve arkadaşlarının kaldığı eve silahlı
saldırı yapılmış Çetin Uygur, Yalçın Çilingir ve Tayfun Özuslu değişik
yerlerinden yaralanmışlardır. Aşkale’de, Hekimhan’da yaşanan saldırılar
sonucunda sendika üyesi işçiler ve destek olan devrimciler hayatlarını
kaybetmişlerdir.
1970’li yıllar faşizmin, toplumu Alevi-Sünni olarak
kutuplaştırıp, çoğunluk olan Sünni kesimleri kendi yanında tutmaya çalıştığı,
bu doğrultuda kitle katliamlarının gerçekleştirildiği bir dönemdir. Bu nedenle
özellikle Alevi ve Sünni’lerin birlikte veya yakın yaşadığı yerler mücadelenin
daha da zorlu geçtiği yerler olmuştur. Yeraltı Maden-İş ağırlıkla Alevi nüfusun
yoğun olduğu bölgelerde örgütlenmiş olmakla birlikte, bu ayrımdan etkilenmeyen
yörelerde ve Sünni nüfusun olduğu bölgelerde de örgütlenebilmiştir. Gericilerin
mezhep eksenli gerilim yaratma çabasına karşı devamlı mücadele verilmesi
gerekmiştir. Devrimciler Yeni Çeltek’in bulunduğu bölgede ağırlıkla Alevi’lerin
arasında örgütlenmiş olmakla birlikte Gümüşhacıköy, Vezirköprü gibi bölgelerde
ise Sünni halk kesimlerinde de örgütlenmiştir.
Bu bölgede Yeraltı Maden-İş’in ve devrimci çalışmaların etkisiyle
faşistler istedikleri ölçüde Alevi-Sünni gerilimi oluşturamamış ve oluşturulan
gerilimleri katliam boyutuna çıkartamamıştır. Turhal’da ise Yeraltı Maden-İş’in
örgütlendiği antimuan işçilerinin yaklaşık yarısı AP ve MHP’li işçilerdir (Kök,
2015, s. 250-255). Hekimhan, Divriği, Aşkale örgütlenmeleri de Alevi ağırlıklı
örgütlenmelerdir. Ancak Aşkale ve Hekimhan’da Sünni işçiler de bulunmaktadır
(Bütün, 2015). Yeraltı Maden-İş’in örgütlü olduğu yerler arasında Borçka, Cizre
gibi Sünni kökenli halkın yaşadığı yerler ile İstanbul, Ankara, İzmir gibi
mezhep tespiti yapmanın pek mümkün olmadığı yerler de bulunmaktadır.
Yeraltı Maden-İş’in direnişlerinde gündeme aldığı
yöntemlerden birisi de bir saldırı durumunda madenin içine çekilerek burada
direnişi sürdürmektir. Yeni Çeltek ve Aşkale’de madenlerin içine girerek
direniş planlanmıştır.
Mehmet Kök, Fatsa’dan sonra Yeni Çeltek’e “Nokta Operasyonu”
kapsamında bir operasyon beklendiğini ve buna karşı direniş hazırlığı
yapıldığını belirtmektedir ve bu planlama Bolivya’da yürütülen bir direnişten
esinlendiklerini belirtmektedir. Hazırlıkları yapılan bu direniş hazırlığı, saldırının
beklendiği ilk aylarda gerçekleşmemesi nedeniyle, giderek dağılmış ve darbe
olduğunda da direnecek bir organizasyon yapılamamıştır.
“Yer altında
bu direnişi sürdürebilecek işçiler var, yiyecek stoklanmış ve sonuçta ocağın
içinde bir mücadeleyi yürütecek bir örgütlenmemiz var. Fakat bekleme beş ay
gibi bir süreye sarkınca ve yaşam bu rutinde devam edince bu defa bezginlik,
yılgınlık, yorgunluk, beklentiden doğan çözülme gibi pek çok şey gündeme
geliyor.” (Kök, 2015, s. 277)
Onur Bütün de Aşkale için benzer bir hazırlığı
aktarmaktadır:
“Polonyalı
maden işçilerinin Alman işgalcilerine karşı deneyimledikleri savunma biçiminden
yararlanarak tasarladıkları bu savunma yöntemi, işçilerin topluca yeraltına,
ocaklara inerek, direnişi yeraltında sürdürmesi biçiminde özetlenebilir.
Bu yöntem;
ocaklara inilmeden önce saldırıya cevap verip, kolluk güçlerinin yeraltı
koşullarını bilmemelerinden kaynaklanan âczinden yararlanarak direnme gücünü
arttırma yöntemidir. Ayrıca madenciler, madene stokladıkları dayanıklı yiyecek
ve içecekleri de bir saldırı anında madene kendilerini kapattıklarında tüketmek
üzere hazırlarlar. Ancak işletmede çalışma devam ederken madenciler
dayanamazlar ve bu nevaleyi gidip-gelip tüketirler.” (Bütün, 2015, s. 44)
Aşkale’deki madene çekilerek direnme hazırlıklarını sendika
örgütlenme sorumlusu Gültekin Bekdemir de aktarmaktadır[7].
Bekdemir, Aşkale’de grevin Bakanlar Kurulu kararıyla ertelenmesi üzerine
işçilerin oluşturduğu Direniş Komitesi’nin “direniş” kararı aldığını
belirtmektedir. Direniş sırasında bir saldırı olursa “yeraltına” çekilme
hazırlığı yapılmıştır.
“Kararlaştırdıkları
üzere, bir saldırı anında Ocaklara, yeraltına çekileceklerdi. Kararları
kesindi. Daha bir rahat sürdürüyorlardı direnişlerini. Tüm hazırlıklar buna
göre yapıldı, ‘Direniş Komitesi’ tarafından.
Yeraltına
erzak stoku yapıldı. Yeraltı havalandırma düzeneği sürekli elden geçirildi. Her
gün gaz ölçümü yapıldı. Yeraltı soğuktu hem de çok soğuk. Güneşin adı yoktu
yeraltında… Bu yüzden yatakhaneden alınan battaniyeler de konuldu Ocak
girişine…” (Bekdemir, 2008, s. 43)
Bütün, Aşkale’de 1980 yılında[8]
250 işçinin katılımıyla 5 gün süren “kendini madene kapatma” eylemini aktarmaktadır.
İşçiler yoğunlaşan saldırı ve baskılar karşısında kendilerini madene
kapatırlar. Bu eylem sendika örgütlenme sekreteri Avukat Gültekin Bekdemir’in
işçilere “lojistik olanaklarının yeterli olmadığı”, bu nedenle doğru bir karar
olmadığını savunmasına karşın işçilerin kararıyla gerçekleştirilmiştir (Bütün,
2015, s. 145-146).
12 Eylül darbesi sonrasında Yeraltı Maden-İş yönetici ve
üyelerinden çok sayıda kişi Devrimci Yol üyesi olmaktan yargılanmıştır. Bu
davaların en önde geleni Yeni Çeltek Devrimci Yol Davası’dır. Bu davaya
birleştirilen davalarla birlikte sanık sayısı 1982 yılı itibariyle 901 kişiye
çıkmış ve bir tür “torba” dava haline dönüşmüştür (s. 64-65). Bu davada
işçilerin ve Devrimci Yol’cuların yanı sıra Emeğin Birliği, Halkın Kurtuluşu ve
Devrimci Sol taraftarları da yargılanmıştır.
“… davanın
Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından en önemli yanı, bir maden işletmesinde
çalışan neredeyse bütün işçilerin yargılandığı toplu işçi davası olması
niteliğidir.” (Bütün, 2015, s. 65)
Dava 1985’te 1 idam ve çok sayıda uzun hapis cezasıyla
sonuçlanmıştır. 339 işçi yasa dışı greve katılmak nedeniyle 2 ay 15 gün hapis
cezasına çarptırılmıştır. Sendika ve dernek yöneticisi olan 63 kişiye ise daha
uzun süreli cezalar verilmiştir. Yargıtay’a temyiz başvurusu yapılan dava uzun
bir sürecin ardından 1991 yılında zaman aşımı nedeniyle ortadan kaldırılmıştır[9].
(Bütün, 2015, s. 66)
Bir başka kaynağa göre[10]
350 işçinin yargılandığı Yeni Çeltek davasının dışında Aşkale’de 110 ve
Turhal’da da 7 Yeraltı Maden-İş üyesi işçi darbe sonrası davalarda
yargılanmıştır (Bu Tarih Bizim, 2006, s. 82).
12 Eylül darbesiyle grevlere ve direnişlere son verilmiş,
sendika yöneticileri, kadroları ve üyelerinden çok sayıda kişi gözaltına
alınmış, tutuklanmış veya yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sendika Başkanı
Çetin Uygur ise darbe sonrasında direnme çabası içinde olan sendikal
kadrolardan olmuştur. Darbecilerin sendika yöneticilerine “gelin, teslim olun,
bizim güvencemiz altındasınız!” çağrısıyla birçok sendikacı teslim olmak için
Selimiye Kışlası ve Davutpaşa Cezaevi’ne giderek teslim olmak için kuyruğa girmiştir.
Bu süreçte Çetin Uygur, Dev Sağlık-İş’ten Doğan Halis ve Hasan Burgaç, Deri-İş
Sendikası’ndan (Kıvılcımlı geleneğinden) Nusrettin Yılmaz ve Kenan Budak bir
araya gelerek teslim olmama kararı almış ve ulaşabildikleri arkadaşlarına
“teslim olmayın!” çağrısı yaparlar (Bütün, 2015, s. 164). Çetin Uygur, bu
dönemde Devrimci Yol’un İstanbul İl Komitesi’nde yer almıştır (Pekdemir, 2014,
s. 252)[11].
Çetin Uygur sonraki aylarda yakalanır, Kenan Budak darbeciler tarafından
vurularak öldürülür.
1985’e kadar cezaevinde kalan Çetin Uygur, içerdeyken
dışarıdaki arkadaşlarına bağımsız sendikalarda örgütlenme çağrısı yapar.
Cezaevinden çıktıktan sonra da bu çalışmaların içinde yer alır. İşyeri Komite
ve Konseyleri fikrinin canlanmakta olan işçi hareketinde yeniden yaşama geçmesi
için mücadele eder. 1989 yılında İşçilerin Sesi gazetesinin kurulmasına öncülük
eder. 1991’de DİSK davası beraatle sonuçlanıp DİSK’e bağlı sendikaların yeniden
faaliyete geçmesinin yolu açılınca Yeraltı Maden-İş yeniden faaliyete geçer.
1998’e kadar süren örgütlenme çabasından sonra sendika Dev Maden-Sen’le, bu
sendika çatısı altında birleşir.
Yeraltı Maden-İş’te
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği
Yeraltı Maden-İş’in bugünün pratiği açısından da önem
taşıyan yönlerinden birisi de işçi sağlığı ve iş güvenliğinin tüm çalışmalarda
ön planda tutulmuş olmasıdır. Bu duyarlılık, Yeni Çeltek maden işçisi ve
davanın sanıklarından olan Mehmet Şahin’le yapılan görüşmede şu şekilde
yansımıştır: “Çetin Uygur, mor beşlikler gözünüzü karartmasın, madende işçi
güvenliği her şeyden önce gelir” diye defalarca kez tekrarladığını ve bu
ilkenin toplu iş sözleşmesinde önemli bir madde olarak yerleştiğini aktardı.”
(Bütün, 2015, s. 96)
Yine Şahin’in aşağıdaki anlatımı da işçi sağlığı ve iş
güvenliğine verilen önemin işçilere yansımasına güzel bir örnektir:
İlkel çalışmadan ve sarı
sendikadan, Yeraltı Maden-İş’e yani, üreten biziz yöneten de biz olacağız,
anlayışına geçiş sağlanmıştır. Bu geçiş hepimizin madende çalışma, iş
güvenliği, yangın, kaçak, önlem alma, kaza anında yapılacaklar vb. pek çok
konuda aldığımız eğitimlerle gerçekleşti. Maden mühendisi arkadaşlarımız başta
olmak üzere çalıştığımız işletmenin her noktasında iş ve işçi güvenliği konusunda
yetkin hale gelmiştik. Komitelerimiz aracılığıyla önce birbirimizin canından
sorumluyduk. İşverenin alması gereken önlemler içinse ısrarcı ve takipçi
olabiliyorduk.” (Bütün, 2015, s. 37)
Sendikanın avukatlarından Emin Yüksel işçi sağlığı ve iş
güvenliği konusundaki duyarlılığı aşağıdaki şekilde aktarmıştır:
“Yeraltı
Maden-İş Sendikası; işyerinden doğan sorunların çözümünde ve özellikle Yeni
Çeltek örgütlenmesinde komiteler, iş güvenliği üzerine çok iyi çalışırdı ve
yapılan eğitimler yoğundu. Sendika örgütlü olduğu bölgelerde, devrimci güçlerle
birlikte dayanışmasını geliştirerek, maden işkolunda ağır çalışma koşulları ve
sömürü sorununa, işyerinin anayasası olan işverenle bağıtlanan toplu iş
sözleşmelerinde, işçi sağlığı ve iş güvenliğini sorununu madde madde
yerleştirmenin dışında işçilerin mücadelesinde önemli bir mihenk taşı haline
getiriyordu.” (Bütün, 2015, s. 79)
Yeni Çeltek’te 1976’da yaşanan 23 günlük grev sonucunda,
diğer kazanımların yanında, iş güvenliği konusunda önemli ilerlemeler
sağlanmıştır. Dönemin Yeraltı Maden-İş Amasya Şb. Yön. Kurulu Üyesi Rıza Yiğit
iş güvenliği konusundaki durumu şöyle anlatmaktadır:
“Grizu denen
meret tavan kısmına yerleşir. İşçi onu fark etmez. Önce, bütün ocak kısmına,
baca kısmına emniyet başçavuşu elindeki cihazıyla gidecek. Gerekli ölçümleri
yapacak, gerçekten orada işçinin girmesine hazır ise işçi girecek, değil ise
mutlaka bekletirdi. Bu hakkı da biz sendikamızla aldık. Ondan önce yoktu.
Vardiya çıkar, öbür vardiya girerdi. Orada grizu mu birikmiş, pis hava mı var,
yangın mı oluyor… Bunun için de çok kazalar olmuştur orada”
(Unutturulanlar-2, 2007, 28. dk)[12]
Bugün hem sendikaların oldukça zayıflamış olması, hem de
sendikalar içinde devrimci sendikal çizginin zayıflamış olması nedeniyle
sendikaların işçi sağlığı ve iş güvenliğine müdahalesi çok daha sınırlı
olabilmektedir. Sarı sendikalar işçilerin yaşamını koruma mücadelesini dert
etmemekte, bu görev çok az sayıdaki sınıf sendikası tarafından
gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
İşyeri Komite ve
Konseyleri ve işçi özyönetimi
Türkiye’de işçi sınıfının sendikal mücadelesi 1961 Anayasası
sonrasında 12 Eylül darbesine kadar genel olarak güçlenen bir çizgide yürümüş
ve önemli mücadele deneyimleri ortaya çıkartmıştır. Yeraltı Maden-İş de çok
sayıda önemli direniş hayata geçirmiştir. Ancak sadece militanca direnen bir
sendikal mücadeleden ibaret kalmamış, uzun dönem açısından kritik bir önemi
olan “işyeri komite ve konseylerini” hayata geçirmiştir[13].
Ayrıca mücadelenin ilerleyen aşamasında hem Yeni Çeltek’te hem de Aşkale’de
madenlerde işçi iradesiyle üretim yaparak üretimde özyönetimi hayata geçirmeyi
denemiştir.
Bütün’ün aktardığına göre (2015, s. 28-29), sendikanın
kurucu unsurları dünyadaki komite ve konsey deneyimleri üzerine okumuş ve
düşünmüştür. Ancak, komite ve konsey uygulaması ilk anda başlamamıştır.
Öncelikle işyerlerindeki işçilerin fikirlerini alma ve gelişmeleri aktarmanın
aracı olarak anket uygulaması gerçekleştirilmiştir. Ancak, bir süre sonra, her
konuda anket düzenlemenin zorlukları yönetici ve uzmanları komite ve konsey örgütlenmesi
fikrine götürmüştür.
Yeni Çeltek’te, 1980 yılında, madenlerin kapatma kararına
karşı direniş sürecinde işçiler madeni işgal etmişler ve yaptıkları tartışmalar
sonucunda üretim yapma kararı almışlardır. Bu aşamada Çetin Uygur işçilere “bu güne kadar yasal olan grev yapma, direnme
vb. haklarımızı kullandık, bundan sonra madende yasal olmayan üretim yapma
hakkımızı kullanacağız” (Bütün, 2015, s. 64) diyerek mücadelenin aldığı
yeni boyutun altını çizmiştir. İşçiler işletmede üretim yaptıkları süre boyunca
kömür satışını çevredeki komiteler ve dernekler aracılığıyla sürdürmüş, kendi
ücretlerini ve diğer üretim giderlerini karşılamış, arta kalan parayı bankadaki
işveren hesabına yatırmıştır. Bu süredeki gelir ve giderleri de kamuoyuna
açıklayarak işletmenin zarar etmediğini, aksine karlı olduğunu göstermişlerdir.
Böylece hem iktidarın ve işverenin işletmeyi kapatmak için yalan söylediğini
teşhir etmiş, hem de işçilerin patronlar olmadan da üretim yapabileceğini kanıtlamışlardır.
Yeni Çeltek’te işgal ve üretim 34 gün (Unutturulanlar-2, 2007,
56. Dk ve Belgesel Eki olarak sunulan doküman)[14]
sürmüştür. 26 Nisan günü başlayan işgal ve üretim, valilik ve bakanlık
yetkilileri tarafından işletme kamyonlarına el konulması, telefonların
kesilmesi gibi baskılar üretimin aksamasına, iş güvenliğinin tehlikeye
girmesine neden olunca 29 Mayıs tarihinde sona erdirilmiş, ancak grev 12 Eylül
darbesine kadar devam etmiştir (Narin, 2015, s. 210 – 212).
Madenin işgali ve üretim sürecinin kapsadığı 34 günlük
döneme karşılık, Yeni Çeltek’te işçi iradesinin ortaya çıkarılması ve
geliştirilmesi deneyimi 5 yıl boyunca “işyeri komite ve konseyleri”
çalışmalarıyla sürmüştür. Bu deneyimler sosyalizm anlayışını yansıtan “Üreten
Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganının ete kemiğe büründüğü deneyimler
olmuştur. İşyeri komite ve konseylerinin çalışma biçimi şöyle özetlenmektedir:
“Yeraltı
Maden-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu her işyerinde iş yeri komitesi (en fazla
20 işçiden oluşturulmuştur) ve her komiteyi temsil eden bir kişi ile konsey
sözcülerinden oluşan iş yeri konseyi oluşturulmuştur. Anlık kararlarda da uzun
vadeli planlanan eğitim ve etkinliklerde de bu yapılar tartışmış itiraz etmiş,
katkıda bulunmuş ve çalışmışlardır. (…) Ayrıca konsey sözcüleri belirli zaman
aralıkları ile görev değişimi yaparak, hemen her işçinin konseylerde kendini ifade
etmesi de sağlanmıştır.” (Bütün, 2015, s. 29)
Komite ve konseyler sendikanın yönetiminde yer almışlardır.
Yeni Çeltek’te imzalanan TİS ile işyerinde TİS’in yürütülmesi ve çıkan
sorunların çözülmesi için işçi-işveren ortak komiteleri olarak işyerinde “İşyeri
Komitesi” ile merkezde (Ankara’da) “Merkez Komitesi” Kurulmuştur. Her iki
Komite de 3 işçi ve 3 işveren temsilcisinden oluşmaktadır. Şu andaki TİS’lerde,
genellikle, işveren temsilcilerinden birisi ortak kurulun Başkanı’dır ve
eşitlik durumunda işveren temsilcisinin oyunun ağırlıklı olacağı bir düzenleme
vardır; bu nedenle de son kararı işveren temsilcileri belirlemektedir. Yeraltı
Maden-İş’in sözleşmesinde ise oylar eşittir, bu nedenle de işveren
temsilcilerinin belirleyiciliği ortadan kalkmaktadır. Disiplin Kurulu da aynı
şekilde, oyların eşitliği temelinde, kurulmuş ve “iş değişimi, işyeri değişimi
ve işten çıkarma” gibi ağır kararların ancak oybirliği ile alınması kuralı
konulmuştur. Ayrıca Terfi ve Sınav Komitesi Kurulu oluşturularak işverenin işe
işçi alma yetkisi sınırlanarak, işçi temsilcileri bu konuda da söz sahibi
haline gelmiştir. Sözleşme kapsamı oldukça geniş tutularak, sadece sendika
üyesi olmayanlar ile işveren adına imza yetkisi taşıyanlar kapsam dışında
tutulmuşlardır. Sendikasızlaştırma girişimlerini sınırlamak üzere de sendika
üyesi olmayanların sözleşmeden yararlandırılmaları sendikanın yazılı onayına
bağlanmıştır (Bütün, 2015, s. 57-63).
İşçilerin oluşturulan konseyler ile sendika yönetimine,
komiteler ile işyeri yönetimine aktif olarak katılması onlarda kendine güveni
artıran, onları ülkeyi yönetmeye hazırlayan bir işleve sahiptir. 1980 yılında
yaşanan “üretimin işçiler tarafından gerçekleştirilmesi” deneyimi böylesi bir
hazırlık sürecinin üzerinden gelişmiştir.
Onur Bütün’ün hazırladığı kitapta işçi özyönetimleriyle
ilgili bir bölüm yazan Özgür Narin[15]
Yeni Çeltek direnişini, 1900 ve 1923 Mürettipler grevi, 1969 Alpagut
direnişiyle birlikte ele alarak değerlendirmektedir (Narin, 2015, s. 200).
Narin’in işçi işgal ve özyönetime dayalı üretim deneyimleri
hakkında aşağıda sunulan yorumları önem taşımaktadır:
“İşçilerin
toplumsal hareketinin yükseldiği, genel olarak haklarını arama bilincinin
oluştuğu bir zamanda yaşanan tüm maden özyönetim deneylerinde Çorum’da ya da
Amasya’daki işçi havzalarında bulunan bu işçiler, hızla örgütlenerek, üretimi
yönetme, kendi kaderini ellerine alma gibi önemli deneyimleri tarihin kayıt
defterine geçiriyorlar.” (Narin, 2015, s. 197)
“Kriz
dönemlerinde ve toplumsal hareketin, muhalefetin yükseldiği dönemlerde, forum,
işçi konseyi gibi tarihsel bellekteki öz örgütlenme deneyimleri yeniden
hatırlandığında, bu forum ve konseylerin üretimi ortak örgütlenme yönündeki
inisiyatifleri bu olanakları tekrar hatırlayacaktır.” (Narin, 2015, s. 216-
217)
Narin’in yazısında üzerinde durduğu işçi özyönetimi
deneyimleri genel olarak (1900 Mürettipler grevi hariç) toplumsal ve siyasal
alt-üst oluş dönemlerinde yaşanmıştır. 1923 Eylül’ünde gerçekleşen Mürettipler
Grevi yeni iktidar biçiminin çok net olmadığı, saltanatın kaldırıldığı ancak
henüz Cumhuriyet’in ilan edilmediği bir dönemde yaşanmış ve 14 gün sürmüştür.
1969 Alpagut Olayı olarak hatırlanan Alpagut maden işçilerinin direniş ve ocağı
kendi yönetimleri altında çalıştırma deneyimleri ise 34 gün sürmüştür. İşgalin
yaşandığı dönem, ülkede öğrenci hareketlerinin oldukça etkili olduğu, köylülerin
ve işçilerin giderek genişleyen ve militanlaşan eylemlerinin gerçekleştiği bir
dönemdir. Okul işgalleri, kentlerde fabrika işgalleri, köylerde toprak
işgalleri yaşanmaktadır.
1980 Yeni Çeltek deneyimi ise politik gerilimin oldukça
yüksek olduğu bir dönemde ve aynı işyerinde 1975’ten beri devam eden mücadele
üzerinde gerçekleşmiştir. 1980 yılında Tariş olayları yaşanmış; Fatsa’da
belediyede Fikri Sönmez ve devrimcilerin öncülüğünde, halk komiteleri
tarafından yönetilen bir yerel yönetim oluşturulmuştur. Bu dönemde hem devrimcilerin,
hem de devrimcilerle birlikte davranan işçi ve halk kesimlerinin yakın bir devrim
umudu bulunmaktadır.
Sendika – Siyaset:
Solun değişik kesimleriyle ilişkiler
Bu yazıda ağırlıklı olarak tartışılacak olan konunun
sendikal örgütlenme - siyasal örgüt ilişkisi olduğunu başlangıçta belirtmiştik.
Bu konunun, birbiriyle bağlantılı iki ayrı yönü bulunmaktadır. Birincisi
Devrimci Yol ile özdeşleşmiş olan Yeraltı Maden-İş’in diğer siyasal yapılar ile
ilişkisi. İkincisi Devrimci Yol ile Yeraltı Maden-İş arasındaki ilişkinin
işleyişi.
Devrimci Yol’un etkinliğinde bulunan Yeraltı Maden-İş’in
içinde ve faaliyet gösterdiği bölgedeki diğer siyasal gruplarla ilişkisi
açısından Bütün’ün değerlendirmesi şöyledir:
“Dönemin DİSK
yöneticileri içindeki TKP ve CHP siyasi çizgisinin egemenliği ile Yeraltı
Maden-İş Sendikası’nın kurucuları arasında bulunan TİP geleneğinden gelen,
THKP-C, DEV-GENÇ çizgisiyle devam eden Çetin Uygur ve birlikte çalıştığı bazı
arkadaşları TKP çizgisi ile siyaseten ayrışan politik yapıları nedeniyle zaman
zaman tartışmalar yaşamışlardır. Ancak Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın yarattığı
örgütlenme geleneği devrimcilerin siyaseten negatif ayrımcılığa tabi tutulduğu
bir anlayışa sahip değildir. “ (Bütün, 2015, s. 26)
Dönemin sol içi ilişkilerinin oldukça gerilimli ve sorunlu
olduğu bilinmektedir. Gruplar arasındaki rekabet ve tartışmalar sık sık
kavgalara, bazen de silahlı çatışmalara yol açmaktadır. Birçok alanda kitle
örgütleri de ayrışmıştır. Gençlik örgütleri, kadın örgütleri, yerel örgütler
ayrışmıştır. Farklı grupların birlikte faaliyet gösterdiği kitle örgütlerinde
ise (örn. TÖB-DER) sıklıkla kavgalar çıkmaktadır.
DİSK, 1975-77 döneminde TKP’nin hegemonyası altında,
sonrasında ise CHP’lilerin yönetimindedir. DİSK’in TKP etkinliği altında
bulunduğu dönemde soldaki diğer parti ve gruplara DİSK’te hayat hakkı
tanımamaya çalışan bir çizgi izlenmiştir.
TKP çizgisiyle uyuşmayan diğer sol parti ve grupların etkinliği
altındaki sendikaların üyelik başvuruları kabul edilmemiş, üye olan sendikalar
ihraç edilmiş veya TKP yandaşları tarafından kurulan sendikalara katılmaya
zorlanmış, yaptıkları grevler desteklenmemiş, bu grup ve sendikalara karşı sert
açıklamalar yapılmıştır. 1977 yılında DİSK Yürütme Kurulu üyelerinin çoğunluğu
DİSK’te TKP etkisinin asli unsurları olan DİSK uzmanlarını işten çıkarma kararı
alınca kalabalık bir grup tarafından tartaklanmışlar, karar lehine oy veren
üyelerin sendikadan çıkmaları bir süre engellenmiştir (Koç ve Koç, 2008, s. 404).
Böyle bir dönemde Yeraltı Maden-İş’in bu gerilimlerden hiç
etkilenmemesini beklemek mümkün değildir. Yeraltı Maden-İş kuruluş toplantıları
DİSK’in bilgisi içinde sürdürülmüştür. Ancak sendikanın kuruluşundan 9 gün
sonra DİSK’e yaptığı üyelik başvurusu DİSK yönetimi tarafından kabul edilmemiştir.
Sonraki yıllarda ise üyeliğin kabulü, ihraç edilme, tekrar DİSK üyeliğine kabul
edilme gibi süreçler yaşanır. Onur Bütün bu durumu “1975-80 yılları arasında
yaşayan Yeraltı Maden-İş DİSK’in üvey evladıdır” (Bütün, 2015, s. 25-26)
şeklinde tanımlamaktadır. Ancak, Yeraltı Maden-İş’in böyle bir ayrımcılık
yapmadığını belirtmektedir:
“Yeni Çeltek, Aşkale ve daha pek çok yerde
devrimcilerle, muhaliflerle, öğrenci hareketiyle ilişkiler her zaman sıcak
olmuştur. Bu ilişkilerin tabandan genel merkez yöneticilerine, sendikanın
kuruluşu sırasında ve sonrasında işçilerin siyasal anlayışları içinde ayrıma
tabi tutulduklarını kimse iddia edemez.” (Bütün, 2015, s. 26)
Sol içi rekabetle ilgili bir olay sendika yöneticilerinden 4
kişinin TKP’ye geçmesi ve yaşanan gerilimlerden sonra sendikadan ihraç
edilmesidir. Bu kişiler içinde THKP-C sürecinden gelen ancak zaman içinde TKP
çizgisine yakınlaşan sendika Genel Sekreteri Abdullah Yılmaz ve Amasya Şube
Başkanı Ali Cevat Taşıran da bulunmaktadır. Bütün’ün Yeraltı Maden-İş Genel
Kurul Çalışma Raporu’ndan aktardığına göre, Yılmaz ve Taşıran sendikayı ele
geçirmek ve TKP çizgisine sokmak için işçilere “DİSK’in Yeraltı Maden-İş’i
üyeliğe kabul ettiğini, ancak Maocu ve anarşizan görüşlere sahip olan Çetin
Uygur ve arkadaşlarının bunu işçilerden gizlediğini” söyleyerek işçileri yanına
çekmeye çalışmıştır. Bu propagandayı yaparken de kendilerine karşı gelen temsilcilerden
Osman Fahri Şanlı’yı evine kilitlemiş ve başına nöbetçi koymuşlardır. Ancak
Şanlı evden kaçmış, Yılmaz ve Taşıran’ın elindeki kâğıtta sendikanın DİSK’e
kabul edildiğine ilişkin bir yazı olmadığını işçilere ifşa etmiş ve onların
kovulmasını sağlamıştır. (Bütün, 2015, s. 27-28)
Bütün, bu gelişmeleri şöyle yorumlamaktadır:
“Özetle
dönemin siyasi atmosferi içinde TKP ve Dev-Yol örgütleri arasındaki
tartışmalar, sürtünmeler elbette bu siyasetlerin savunucularını etkilemiştir.
Ancak Yeraltı Maden-İş Sendikası bu konuda daha özenli davranabilmiştir. (Bütün,
2015, s. 28)
Sendika- Siyaset İlişkisi: Sendikal Örgütlenme – Siyasal Örgüt İlişkisi
Boyutu
Kitle örgütlerinde ve özel olarak sendikalarda yürütülen
mücadelenin, siyasal grubun dar ve gündelik çıkarlarına feda edilmesi, bu
doğrultuda kitle çalışmasının zayıflamasının göze alınması, sıklıkla
karşılaştığımız bir sorundur. İşin ilginç yanı, bu durumdan hemen bütün sol
siyasal yaklaşımların yakınması ama pratikte bir değişiklik olmamasıdır.
Yeraltı Maden-İş özelinde ele alındığında sendika – siyaset
ilişkisinin diğer başlığı ise Devrimci Yol ile Yeraltı Maden-İş’in ilişkisidir.
Onur Bütün’ün kitabı boyunca birçok kez Yeraltı Maden-İş ve Çetin Uygur’un Devrimci
Yol’cular tarafından dışlandığına ilişkin ifadeler bulunmaktadır.
“Bazen
gizlenmek istenen şey, ona yasak konmadan, öylesine boşluğa bırakılır ve
herkesin gözü önündeyken görünmez olur. Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi de
böyle bir muameleye maruz kaldı. Elbette bilinçli bir tercih nedeniyle… Çetin
Uygur ve arkadaşları Devrimci Yol’un üvey evladı oldular. Yeraltı Maden-İş de
DİSK’in!” (Bütün, 2015, s. 17)
“Çalışmanın
kurucularının komünist olmasından da öteye geçerek, kendi siyasal
örgütlerini eleştirebilen o nedenle örgütlerinden üvey evlat muamelesi
gören devrimcilerden oluştuğunu belirtmek gerekiyor.” (Bütün, 2015, s. 240) (abç-eb)
Onur Bütün bir başka yerde de (Bütün, 2015, s. 41) Yeni
Çeltek deneyimine ilgisiz kalındığı eleştirisi yöneltmekte ve bunun nedeninin
tarihe bakışta “hakikilik” sorunu olduğunu belirtmektedir. Devamla eleştirinin
yöneldiği adresler tanımlanmaktadır:
“Kuşkusuz
burada tüm siyasi hareketler değil Devrimci Yol kastedilmektedir. Başka bir
deyişle 1980 sonrasında geçmişini, “biz örgüt değildik siyasi harekettik”,
diyerek savunanların bugün kurduğu iki önemli örgüt ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma
Partisi) ve Halkevleri Derneği’dir. Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın
deneyimlerini yazmak, tartışmak, geliştirmek öncelikle bu örgütlerin
tasarrufuyla olmalıydı…” (Bütün, 2015, s.
41)
Emeğin Birliği grubundan olup Yeraltı Maden-İş
örgütlenmesinde yer alan, Yeni Çeltek davasında yargılanan Mustafa Irmak’ın bu
örgütlenme hakkında aşağıdaki düşüncesi aktarılıyor:
“Irmak,
Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın Yeni Çeltek’teki örgütlenmesini 2 ayrı döneme
ayırıyor. İlk dönemini Devrimci Yeraltı Maden-İş, 2. dönemini Devrimci Yolcu
Yeraltı Maden-İş olarak tarif ediyordu. Burada kast edilen ilk dönemin sendikal
anlayışı işçi sınıfının kendi öz örgütlenmesi olan Yeraltı Maden-İş dönemidir.
İkinci dönemde
ise sendikal çalışmaya dışarıdan-üstten gönderilen siyasi kadrolarla (Devrimci
Yolcu) işçilerin söz ve karar sahipliğine müdahale edilen dönemdir. Bu
eleştiri, o yıllardan bu güne kadar sendika-siyaset ilişkisinin sağlıklı bir
biçimde neredeyse hiçbir zaman yapılmadığı ve bu kitapta daha sonraki
bölümlerde uzun uzadıya tartışılacak bir eleştiridir.” (Bütün, 2015, s. 112)
Kitaptaki verilerden anlaşıldığı kadarıyla, Irmak’ın 2.
Dönem olarak adlandırdığı dönem TKP’ye geçen yöneticilerin sendikadan tasfiye
edilmesinden sonraki dönemdir.
Onur Bütün, Yeraltı
Maden-İş’in 1992-98 dönemindeki çalışmalarında da yer alan, Kamil Kartal’ın bulunduğu
diğer sendikal çalışmalardaki müdahalelere ilişkin anlattıklarını da değerlendirerek,
aşağıdaki yorumu yapmaktadır:
“Aslında
dinlediğim, okuduğum ve bir dönemini deneyimlediğim işçi çalışmaları açısından
kritik bazı sorunlar hiç değişmiyordu. 1980 öncesi ve sonrasında bugün de dâhil
olmak üzere, işçilerin eşitlikçi, kolektif kararlar alabilecekleri tüm
mekanizmalar öncelikle solun kendi içindeki müdahaleler ile zorlanıyor,
daralıyor ve zamanla bürokratikleşiyorlardı.” (Bütün, 2015, s. 167)
Onur Bütün’ün kitabının tamamı değerlendirildiğinde bu
konudaki değerlendirmeleri şöyle özetlenebilir: Yeraltı Maden-İş (özel olarak
da Çetin Uygur) örgütün yukarıdan müdahalelerine karşı çıktıkları, örgütü
eleştirdikleri, işçi iradesini ön plana aldıkları için Devrimci Yol tarafından
dışlanmıştır. Sendikal mücadeleye dışarıdan / yukarıdan, burada mücadele
yürütenlere rağmen, müdahaleler yapılmıştır. Yeraltı Maden-İş deneyimi bu
müdahalelere rağmen ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle de Devrimci Yol geleneğinden
gelen 2 büyük grup (ÖDP ve “Halkevleri Derneği”) tarafından da yeterince
sahiplenilmemiştir.
Onur Bütün’ün eleştirilerine neden olan olgulardan birisi
Oğuzhan Müftüoğlu’nun kendi mücadele tarihini anlattığı kitapta[16]
Çetin Uygur hakkındaki sorulara verdiği cevaplardır. Bu kitapta Çetin Uygur’un
adı iki yerde geçmektedir. İlk olarak 1976’da Yeraltı Maden-İş’ten ilişkide
olunan isimler arasında Çetin Uygur isminin olmaması nedeniyle söyleşiyi
gerçekleştiren Adnan Bostancıoğlu’nun sorusu üzerine Müftüoğlu “ O sıralarda onun bizimle ilişkisi yoktu.
Bağımsız hareket eden bir arkadaştı. Ama sendikaya uğradıkça görüşürdük” (akt.
Bostancıoğlu, 2015, s. 156) şeklinde cevap vermektedir. Daha sonra ise Demokrat
gazetesinin çıkış hazırlıkları için görüşülen Teoman Öztürk, Yavuz Önen gibi,
Devrimci Yol’cu olmayan ancak sıcak ilişkileri olan, kişilerle birlikte adı
geçince Bostancıoğlu aradaki ilişkinin niteliğini sorgulamaktadır. Sorular
üzerine Müftüoğlu “Başlangıçta Çetin’in
bağımsız bir tutumu vardı” demekte, Çetin Uygur’un Devrimci Yol’a bazı
olaylar sonucunda yaklaştığını ifade etmektedir. Bu olaylar ise, öncelikle,
Çetin Uygur ve arkadaşlarının uğradıkları silahlı saldırı; sonrasında ise sendikada
THKP-C döneminden gelen ve Müftüoğlu’nun ilk dönemde sendikadaki ilişkileri
olarak söz ettiği, Abdullah Yılmaz ve Cevat Taşıran ile birlikte birkaç kişinin
TKP’ye kaymaları olarak tanımlanmaktadır. 1980’e gelindiğinde ilişkinin
durumunu ise şöyle tanımlamaktadır:
“ Özellikle
sendikal çalışmalarda bizimle birlikte davrandı. Ama ona en azından o dönem
için bir Devrimci Yol militanı demek doğru olmaz. Bu onun kendisinin
tercihiydi. Genel komite vb. şeklinde adlandırılan örgüt toplantılarına da hiç
katılmadı. İlişkisini kişisel ilişki düzeyinde sürdürdü. Teoman Öztürklerin
evinde, Yavuz Önen’in de katılımıyla buluşur sohbet ederdik.” (Müftüoğlu’ndan
aktaran Bostancıoğlu, 2015, s. 204)
Yazılanlar ve anlatılanlar dışında o dönemdeki ilişkiyi
bilmesi pek mümkün olmayan benim açımdan da, kitabından görüldüğü kadarıyla
Onur Bütün açısından da, söz konusu yıllarda Yeraltı Maden-İş’te Çetin
Uygur’larla birlikte mücadele etmiş olan Mustafa Irmak açısından da şaşırtıcı
ifadeler bunlar. Çünkü Çetin Uygur, Devrimci Yol hareketinin bulunduğu
sendikalar içinde en etkilisi olmuş, bu geleneğin temel argümanlarından olan
“Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganına kaynaklık etmiş, halk
iktidarının / sosyalizmin nüveleri olarak düşünülen Direniş Komiteleri’nin işçi
sınıfı içindeki en önemli deneyimlerini oluşturmuş olan Yeraltı Maden-İş’in
lideridir. Sendika yöneticileri ve çalışanları içinde Devrimci Yol ile örgütsel
bağı olanlar bulunmakla birlikte işyeri komite ve konseyleri, işçilerin söz ve
karar hakkı gibi konulardaki politikalara öncülük ettiği ifade edilebilecek
başka bir odak bilinmemektedir. Bu durumda, Müftüoğlu’nun dedikleri doğruysa, Devrimci
Yol geleneğinin işçi sınıfı hareketine en önemli katkısının hareketten bağımsız
bir kişinin öncülüğünde gelişmiş olması gibi, DY geleneği için pek hayırlı
olmayan, bir durum ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, yukarıda aktarılanlar dışında,
Oğuzhan Müftüoğlu’nun anılarında Yeraltı Maden-İş’te yapılanların hiç ele
alınmamış olması da bir mesafenin ifadesi olarak görünüyor.
Onur Bütün sendikanın kuruluş ve ilk dönem çalışmalarının
Devrimci Yol’un henüz oluşmadığı dönemde gerçekleştiğinin altını çizmektedir:
“Yeraltı
Maden-İş Sendikası’nın kurucuları arasında politik aidiyetleriyle Dev-Yol’cu
diye tanımlananlar, sendikayı kurduklarında henüz Dev-Yol bir örgüt olarak
kurulmamıştır. Dolayısıyla Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın 1975-76-77 yıllarında
ortaya çıkardığı deneyim ve birikim, özellikle komite-konsey çalışmaları,
Dev-Yol’un direniş komiteleri anlayışı ve pratiğine önceldir.” (Bütün, 2015, s.
31)
Sendikanın kuruluşundan itibaren içinde yer alan kadrolardan
Yalçın Çilingir Direniş Komiteleri ile Yeraltı Maden-İş’in ilişkisini şöyle
tanımlamaktadır:
“ (…) Direniş
Komiteleri (daha çok savunmaya ve mücadeleye yönelik) henüz açılımı yapılmamış
denemeler halindeydi. Parça parça ülkenin bazı yerlerinde çalışmalar sürüyordu.
Bütün bir yaşamı kucaklayacak bu çalışmalar rüşeym halindeydi ve yeterince ele
alınmadan da sonlandılar.
“Direniş
komiteleri” Devrimci Yol’da işlenmiş,
üzerine uzun uzun düşünülmüş bir tarz değildi, deyim yerindeyse kendi
düşüncelerimizle hayata geçirdiğimiz, kimsenin ya da bir siyasi grubun önerisi
ile ortaya çıkmış araçlar değildi, konsey ve komite deneyimimiz… Ancak tüm bu
çalışmalar sonunda gelip bir yere, bir tartışmaya dayanırlar. İktidar Sorununa…
Ve her analiz eninde sonunda nasıl iktidar olunacağı, hangi araçların
kullanılacağı sorusunu sormak zorunda kalır. Bizim çalışmamızsa bu tartışmayı
yapamadan sonlanmış bir tartışmadır. Yeraltı Maden-İş deneyimi aşağıdan
yukarıya doğru örgütlenmenin önemli bir deneyimidir ve emek tarihindeki yeri
böyle anılmaktadır.” (Yalçın Çilingir’den aktaran Bütün, 2015, s. 152)
Onur Bütün’ün kitabında üstünde durulan sendika - siyaset
ilişkisi sorunu (devamla kitle örgütü - parti, sovyet - devlet ilişkisi
sorunu), işçi sınıfı çalışmasının önemli bir sorun alanıdır. Sıklıkla sorun
yaşanan ve bu alanlarda çalışmış olan birçok kişinin “sıtkının sıyrıldığı” bir
alandır. Bundan dolayı tarihimizdeki en önemli işçi özyönetimi deneyimlerden
birisinde bu ilişkinin gerçekte nasıl kurulduğunu daha ayrıntılı irdelemekte
yarar var.
Onur Bütün’ün kitabında belirtilenleri Devrimci Yol
tarafından Yeni Çeltek’e gönderilmiş bir kadro olan Mehmet Kök’le yapılan sözlü
tarih söyleşisiyle karşılaştırmak yararlı olacaktır. Mehmet Kök, 1977 yılı
sonlarında Devrimci Yol tarafından Yeni Çeltek’e gönderilmiş, ve kendi
anlatımına göre, bir süre sonra Devrimci Yol’un Amasya ve çevresi sorumlusu olarak
algılanmaya başlanmıştır (Kök, 2016, s. 237-238). Biz, Onur Bütün’ün kitabında
“dışarıdan / yukarıdan” müdahalelerden kastedilenler arasında Mehmet Kök’ün ve
oluşturdukları Bölge Komitesi ile işyerinde oluşturulan Devrimci Yol’un
devrimci işçi komitesinin bulunup bulunmadığını bilmiyoruz[17].
Ancak, Kök’ün Yeraltı Maden-İş’teki işçi iradesini temel alma yaklaşımına
mesafeli durduğu söyleşiden çıkarılabilmektedir.
Mehmet Kök’ün Yeni Çeltek’e gönderildiği günler Abdullah
Yılmaz ve arkadaşlarının sendikadan ihracıyla sonuçlanan iç gerilim günlerinden
biraz sonraki döneme denk gelmektedir. Bu iç gerilim sonucunda Yeni Çeltek’te sendikal
örgütlenme zayıflamıştır. Madene gittiği ilk gün, sendikanın zayıflamasından
cesaret kazanarak kontrolü ele geçirip kişisel çıkar sağlamaya çalışan bir
grubun sendika temsilcilerine karşı tepkilerine tanık olmuştur. Kök’ün
ifadesine göre bu grup sarı sendikacılığı diriltmek, karaborsa kömür satışını
ele geçirmek istemektedir. Yeraltı Maden-İş’in varlığına karşın karaborsa kömür
satışı devam etmektedir. Kendisinin oradaki varlığının ilk anda Yeraltı
Maden-İş’in fedaisi olarak algılandığını belirtmektedir.[18](Kök,
2016, s. 233-236)
Kök, bölgeye gönderildiğinde görevlerinin ve alanının tam
tanımlanmamış olduğunu ve yapacakları ve çalışma yapacağı bölgeyi, süreç içinde
biraz el yordamıyla ortaya çıktığını belirtiyor.
“Böylesi
kritik bir dönemde gelmiştim Yeni Çeltek’e ve uzun süre kendimi tanımlayamadım.
Sendikacı mıyım, başka bir şey miyim? Benim sınırlarım neresi, görev kapsamım
ne?” (Kök, 2016, s. 236)
Kök, Yeni Çeltek’te üretilen sloganlardan söz ederken
“Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganını şu şekilde tanımlamaktadır:
“ “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız!”
sloganı Devrimci Yol’un yaygınlaştırdığı bir slogan ama bu slogan belki de ilk
defa Yeni Çeltek’te hayat buldu. Yeni Çelteklilerin başından itibaren en temel
sloganlarından bir tanesi buydu” (Kök, 2016, s. 240-241)
Mehmet Kök Yeni Çeltek maden işçileriyle ilişkiler dışında,
bölgede diğer alanlarda çalışan Devrimci Yolcular ile birlikte çevre ilçelerde
çalışmalar yürütmüştür. Bu dönemde Merzifon’da Devrimci İşçi Köylü Gençlik
Derneği (DİGK-DER) kurulmuş ve kömür dağıtımı bu dernek ve köylerde kurulan
Halk Komiteleri üzerinden yapılarak karaborsaya engel olunmuştur. ‘Şeker
Pancarında Sömürüye Son’ mitingleri yapılmıştır. Köylerde köy çalışmaları
yapılmıştır.
“Gittiğimiz
her köyde köy komiteleri, Direniş Komiteleri oluşturduk. Bu süreçte iş yerinde
de bir komite oluşturduk. İş yerinde bir sendikal örgütlenme vardı. Sendikal
örgütlenmenin ürettiği işçi konseyleri, konsey sözcüleri kurulu ve bir işyeri
komitesi, iş yeri baş temsilcisi ve temsilcileri, sendika şube yönetimi. Bunun dışında
Devrimci Yol’un iş yeri komitesi vardı, tamamen devrimci işçilerden oluşan üç
kişilik Devrimci Yol komitesi.” (Kök, 2016, s. 244)
Kök’ün aktardığına göre Devrimci Yol’un bölge komitesinde
yer alan 4 kişiden birisi Yeni Çeltek maden işçilerinden olan Sadi Çırak’tır ve
darbeden sonra bir dönem kırdaki mücadelede de yer almıştır (Kök, 2016, s.
259). Maden işçilerinden Bayram Ünlüyol ise devrimci işçi komitesinde ve
sendikanın Amasya Şubesi Yönetim Kurulu’nda yer almış, 1980 Temmuz ayında
faşistlerle girilen bir çatışmada öldürülmüştür (Kök, 2016, s. 271).
Yapılan çalışmalar içinde köyleri, bölgeleri faşist
saldırılara karşı korumanın yanında halkın gündelik yaşamında da değişiklikler
sağlamak için adımlar atılması da yer almıştır. Örneğin alkolün daha az
tüketilmesi için örnek olunmuş, düğünlerde silah atma alışkanlığının
kaldırılması, kadınlara uygulanan şiddete ve kumar alışkanlığına karşı
çalışmalar yapılmıştır (Kök, 2016, s. 246-248).
Kök, siyasal kadrolaşma ihtiyacının altını çizmekte, bölgede
siyasal kadroya dönüşebilecek eğitimli insan bulmakta zorlandıklarını ifade
etmektedir:
“Faşistlere
karşı mücadelenin örgütlenmesinde en çok ihtiyaç duyduğumuz eğitimli insan
bulmakta zorluk çekiyorduk. Devrimci mücadele bilincinin kendiliğinden
oluşmayacağı bunun dışarıdan verilmesi gerektiği çok açıktı. Bunu yapacak
insanlar ise az buçuk okumuş yazmışlığı olan aydın diyebileceğimiz insanlardır.
Bu insanlar siyasal bilinç edinecekler ki halka da bunu taşıyabilsinler ve
giderek örgütlenmeyi geliştirecek siyasal önderler haline gelebilsinler.” (Kök,
2016, s. 250)
Dışarıdan bilinç konusunda Bütün ise Kök’ten farklı bir yöne
işaret etmekte, Yeraltı Maden-İş’in yaklaşımının daha farklı olduğunu ifade
etmektedir:
“İşçi sınıfına
dışarıdan bilinç taşıma arzusu ve fikri Türkiye’de sosyalistlerin,
devrimcilerin söylemini-eylemini belirleyen önemli bir tartışmadır. Bu
tartışmada işçi sınıfına dışsal bir varlık olarak bilinç taşımakla, işçi
sınıfının bir üyesi olarak birlikte öğrenmek arasındaki niteliksel fark ve algı
tüm tartışmayı belirler.” (s. 29)
Öte yandan kendilerinin Devrimci Yol merkeziyle ilişkilerini
“bire bir merkezden kontrol edilmeye ve
bire bir yönlendirmeye dayanan bir çalışmaya sahip değildik, diyebilirim”
(Kök, 2016, s. 263) şeklinde tanımlamakta; hatta, zaman zaman “otonom bir yapılanmaya” sahip
olduklarını düşündüğünü belirtmektedir (Kök, 2016, s. 264).
Kök, Turhal’a da gittiklerini, Turhal antimuan işçilerinin
yaklaşık yarısı AP ve MHP kökenli işçilerden oluşmasına karşın Yeraltı Maden-İş
mücadelesinden etkilenmiş olduğunu ve burada Yeraltı Maden-İş’in örgütlendiğini
belirtmektedir. Örgütlenme ve 8,5 aylık bir direnişin sonucunda Yeraltı
Maden-İş toplu sözleşme yetkisini kazanmıştır. Bu örgütlenme ve direniş, sağ
ağırlıklı bir bölge olan Turhal’da devrimci örgütlenmeyi kuvvetlendirmiştir
(Kök, 2016, s. 264-265).
Söyleşiyi yapan kişinin “işyeri komitesi dışında
devrimcilerden oluşan bir komiteye niye ihtiyaç duyulduğu” yönündeki sorusunu Mehmet
Kök şöyle cevaplamaktadır:
“İşçi
sınıfının sendikalarda örgütlenmesi elbette ki işçi sınıfının politik
mücadelesi, iktidarı ele geçirme mücadelesi açısından önemli bir kazanımdır.
Ancak sendikal örgütlenme kategorik olarak sınıf mücadelesinin politik düzlemde
sürdürülmesinin temel aracı değildir ve sendikalizm olarak ifade edilen işçi
sınıfının politik hedefleri yerine ekonomik-demokratik talepleri için mücadele
hedeflerini koyma anlayışı sendikal faaliyette ön plana çıkabilir. Mücadelenin
salt ekonomik kazanımlar derekesine düşürülmesi anlamına gelen bu hastalığın
panzehiri ise devrimci sendikacılığı canlı ve diri tutacak bir politik bilincin
belli formlar altında hayata geçirilmesidir. Bu devrimci örgütlenmeler, yapılar
mücadelenin sürgit devam etmesinin önemli bir güvencesidir. Biz bu nedenle aynı
zamanda bir yasal örgütlenme olan sendikal yapılanmanın dışında sendikal
mücadeleye ket vurmayan, tam aksine onun devrimci bir çizgide varlığını
sürdürmesini garanti edecek ve yine politik düzeyi yüksek devrimci işçilerden
oluşan ayrı bir komite örgütlenmesine gitmiştik.
Sendikalar,
kitle örgütlenmesi ve iş yeri odaklı örgütlenme açısından elverişli araçlar ama
bir siyasal mücadeleyi, faşizme karşı mücadeleyi yürütebilmek için elverişli
araçlar değil. Sendikalar politik mücadelenin temel örgütlenme aracı değil.
Ayrıca sendika yönetimini oluşturulurken iş yerine özgü dengeleri de gözetmek
durumundasınız, dolayısıyla politik kimliği çok öne çıkmayan işçiler de
yönetime girebildiği gibi gerçekten devrimci işçiler de yer alıyor yönetimde”
(Kök, 2016, s. 270)
Kök’ün, burada geniş şekilde aktarılan, değerlendirmelerinde
sendikaların niteliği üzerine bazı genel yargılar var: Ekonomik-demokratik
taleplerin ön plana çıkarılması riski, sendikaların yasal örgütlenmeyle sınırlı
olması, sendikaların faşizme karşı mücadeleyi yürütebilmek için elverişli
araçlar olmaması, sendika yönetimleri oluşturulurken işyeri dengelerinin
gözetilmesinin oluşturacağı sorunlar. Ancak, Kök Yeraltı Maden-İş
örgütlenmesinin de bu anlayışa (sendikalizm vb.) sahip olup olmadığı, geneldeki
hakim sendikal çizgiden farkları, işyeri komite ve konseyleri anlayışının
oluşturduğu farklılıklar ve olanaklar konusunda değerlendirme yapmıyor. Bu
nedenle, Yeraltı Maden-İş’i herhangi bir sendikal örgütlenme olarak kabul
ettiği izlenimi veriyor.
Kök, 1980 yılı Nisan ayında iktidarın madeni kapatma kararı
karşısında “bu saldırıları sendikal
örgütlenmenin göğüsleyemeyeceğini, antifaşist mücadelenin gereklerine uygun
devrimci bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu düşünerek devrimci işçilerden oluşan
bir iş yeri komitesi oluşturmaya karar” verdiklerini belirtmektedir (Kök,
2015, s. 272). Bu örgütlenmeyi sendikal örgütlenmeye alternatif değil, onu
güçlendirecek bir yapı olarak hayata geçirdiklerini ifade etmektedir. Söyleşiyi
yapanın “sendikal organ olan iş yeri komitesi ile devrimci işçilerden oluşan
komite” arasında gerilim yaşanıp yaşanmadığı sorusuna ise şöyle cevap
vermektedir:
“Böylesi bir
gerilim yaşanmadı. Bunun en önemli nedeni iş yerindeki sendikal örgütlenmeye,
devrimci mücadeleye karşı faşist güçlerin çok sert bir saldırısının gündemde
olması” (Kök, 2016, s. 272).
Bu saldırıyı göğüsleyebilmek ve işverenin madeni kapatma
kararını boşa çıkarmak için üretime devam etme kararının hem devrimci işçilerin
komitesinde, hem de sendikada tartışılarak mutabakatla karar altına alındığını
ve Yeraltı Maden-İş Genel Merkezi’nin de bu karara onay verdiğini
belirtmektedir (Kök, 2016, s. 272).
Bu Tarih Bizim’de Yeraltı Maden-İş’in özgün yanları
sıralanırken sendika-siyaset ilişkisi aşağıdaki şekilde ele alınmaktadır:
“İşçilerin ve
sendikanın devrimci siyasetle ilişkilerinde tamamen açık davranması, araçsal
bir ilişki kurmaması, işçileri basit yönlendirmelerle hareket ettirmemesi,
siyasal kararların tümünde işçilerin kararlarına saygı göstermesi. Bu son
ilkenin örneği, devrimci hareketin sandık boykotu örgütlediği 1979
seçimlerinde, Yeni Çeltek’deki işçilerin bu karara katılıp boykota destek verme
kararı alırken, Aşkale’deki işçilerin oy kullanma kararı vermesiydi.” (Bu
Tarih Bizim, 2006, s. 80)
Bu Tarih Bizim’de Devrimci Yol merkezinin işçi çalışmasına
katkısının “yok denecek kadar sınırlı” olduğu ileri sürülmekte ve şu
değerlendirme yapılmaktadır:
“Oysa, Yeraltı
Maden-İş gibi son derece başarılı ve derinlikli bir devrimci işçi çalışmasına
sahip olan bir hareketin, bu örneği genel çalışmanın bir kazanımı ve yaygın
çalışma modeli haline dönüştürmeye gayret sarf etmemesi anlaşılabilir ve kabul
edilir bir durum değildir. Neredeyse sadece ve tek başına anti-faşist
çalışmanın tek bir boyutuyla sınırlı kalınması, her ne kadar sürecin basıncı
altında yaşanmış bir durum olsa da, esas sorun bu koşulları dönüştürecek
müdahalelerde bulunulmamasıdır. (Bu Tarih Bizim, 2006, s. 125)
Aynı süreç hakkında farklı görüşler olduğu görülmektedir. Bir
siyasal hareket içinde kadrolar arasında farklı düşüncelerin, beklentilerin,
önceliklerin olması doğaldır. Sorun bu farklılıkların dinamizmi öldürmeden, iç
demokrasiyi oluşturarak tartışılabilmesini ve bu sırada da mücadelenin
aksatılmadan sürdürülmesini sağlamaktır. Burada Yeraltı Maden-İş özelinde ifade
edilen her iki bakış açısı da mücadelenin uzun vadeli gerekliliklerini
karşılama iddiasındadır. Bütün’ün yaklaşımı işçi sınıfının özyönetim organlarının
geliştirilmesi ve böylece sosyalizme ulaşılabileceği varsayımına dayanmaktadır.
Kök’ün anlattıkları ise mücadelenin zor dönemlerde kalıcılığını sağlayabilecek
bir siyasal örgütlenmenin olmadığı koşullarda “sendikal” mücadelenin
sürdürülemeyeceğine, sendikal alanda verilen mücadelenin ekonomizmle
sakatlanacağı varsayımına dayanmaktadır. Her iki varsayımın da doğruluk payı
bulunmaktadır. Ancak, hangi yaklaşımın temel alınmasının doğru olacağı döneme
ve somut koşullara göre değişecektir.
İşçilerin kendi örgütlerinde
güven ve deneyim kazanması her dönem için önemli bir konudur. İşyerinin ve
üretimin yönetiminin sürekli ve geniş ölçekte işçiler tarafından yürütülmesi
ise ekonomik, toplumsal ve siyasal bir devrimin sonucu olarak mümkündür. Bu
devrimler gerçekleşmeden yaşanan deneyimler, ya istisnai olarak çok özel
koşullarda, ya da büyük altüst oluş dönemlerinde ortaya çıkıp, bir dönem
yaşayabilmektedir. Bu özelliğiyle işyerlerinin özyönetimi her zaman gündemde
tutulması gereken, ama her zaman gerçekleşmeyeceğinin de bilinmesi gereken bir
hedeftir. Ancak, sendikal ve siyasal yapılarda iç demokrasinin ve katılım
süreçlerinin geliştirilmesi hemen bugünün sorunudur. Bu konularda, geliştirici
yol ve yöntemler bulunamadan yürütülen çalışmalar önemli kriz dinamiklerini her
zaman içinde barındıracaktır.
Yeraltı Maden-İş’in hayata geçirdiği mücadelelerin, Devrimci
Yol’da örgütlü olsa da olmasa da, sendikadaki kadroların tek başına altından
kalkamayacağı bir mücadele olduğu açıktır. Hem sivil faşist güçlerden, hem de
devlet güçlerinden gelecek silahlı saldırılara karşı savunmayı ve gerektiğinde
karşı saldırıları gerçekleştirebilme ihtiyacının, tek başına, geçmişten bir tecrübesi
olmayan yerel kadrolarla, karşılanamayacağı açıktır. Öte yandan Yeraltı
Maden-İş’in örgütlendiği yerlerde, özellikle Yeni Çeltek çevresindeki
anti-faşist mücadelenin gelişebilmesinde burada yürütülen sınıfsal/sendikal
mücadelenin önemli bir itici güç sağladığı görülmektedir. Üstelik hayata
geçirilen deneyim, işçilerin yöneten olabileceğinin topluma gösterilebildiği,
böylece sosyalizmin mümkün ve iyi olup olmadığına ilişkin olarak geniş halk
yığınlarındaki çelişkileri aşmayı kolaylaştıracak bir deneyimdir. Bu açılardan
bakıldığında Yeraltı Maden-İş pratiği, sendika- siyasal örgüt ilişkisinin
daraltıcı değil birbirini besleyici olduğu bir çalışma izlenimi
oluşturmaktadır.
[1] Çetin
Uygur (Yayına Hazırlayan). 1992. Dinazorların
Krizi. Değişim ve Sendikalar. İstanbul. Alan Yayıncılık.
[2] Onur
Bütün. 2015. Yedi Kat Yerin Altından
Uğultular Geliyor. Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden İşçileri. Dipnot
Yayınları. Ankara
[3] Mehmet
Kök. 2016. Tarihle Söyleşiler-3
içinde. sa.215 -308. Özgür Açılım Yayınları. Ankara
[4] Onur
Bütün’ün bu çok önemli kitabı hakkında biçimsel 2 eleştiriyi yazmayı da ihtiyaç
olarak görüyorum. Birincisi, kitapta çok sayıda imla yanlışı var; özellikle “de
/ da” ve “ki” bağlaçlarının yanlış kullanımı çok fazla ve okumayı
zorlaştırıyor. İkincisi, birçok olayın tarihinin verilmemiş olması nedeniyle,
anlatılan olayların ülkede veya sendikada yaşanan diğer olaylarla etkileşimi
açısından değerlendirme yapmak zorlaşıyor.
[5] Koç,
Canan ve Koç, Yıldırım. 2008. DİSK
Tarihi. Efsane mi Gerçek mi? Epos Yayınları. Ankara
[6] Bu
dönemde sendikaların üye sayılarına ilişkin net bilgiler bulunmamaktadır. Koç
ve Koç (2008, s. 636), Petrol-İş’in 1988 Yıllığı’nı kaynak göstererek darbe
olduğunda Yeraltı Maden-İş üye sayısını 11.800 olarak belirtmektedir.
[7]
Bekdemir, Gültekin. 2008. Denizin Bittiği Yer (Anı-Roman). Su Yayınevi.
İstanbul.
[8] Kitapta
bu direnişin tarihi konusunda çelişkili bilgiler var. Anlatımlardan 5 gün süren
eylemin bir yandan Mart ayında gerçekleştiği (örn. “…mart ayının ayazında
dolanıp dururlar. Ama karın kalınlığı iki metreye ulaşınca … bacaları …
bulamazlar” (Bütün, 2015, s. 145)) ifade ediliyor. Öte yandan darbe olduğu
haberinin alınması ve tankların maden ağzına dayanmasıyla eylemin bitirildiği
(Bütün, 2015, s. 146), yani Eylül ayında gerçekleştiği ifade edilmektedir.
[9] Bu
davada yargılananlar, 1985 yılı başına kadar Duruşma Hakimi olarak görev yapan
ve dava sonuçlanmadan önce davadan alınarak görev yeri değiştirilen Arif Hikmet
Korkmaz’ı sanıklara olumlu yaklaşımıyla anmaktadır. Hem hakim Arif Hikmet
Korkmaz’a ilişkin anekdotları, hem de davada yargılananlardan portreleri güzel
ve sıcak bir dille anlatan bir kitap yayınlandı: Hasan Kaplan. 2015. Dik Dur Devrimci Ol! Su Yayınevi.
[10]
Bu Tarih Bizim. 2006. Devrim Dergisi
Yayınları. İstanbul.
[11]
Pekdemir, Melih. 2014. Devrimcilik Güzel
Şey Be Kardeşim. Ayrıntı Yayınları. İstanbul.
[12]
Unutturulanlar-2. Yeraltı Maden-İş Yeni
Çeltek Belgeseli. Açılım Araştırma Belgeleme Filmcilik. 2007.
[13] Yeraltı
Maden-İş sendikası öncesinde ASİS’in (Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası)
tüzüğünde toplu sözleşme görüşmelerinde tüm işçilere işveren karşısında söz ve
oy hakkı, işyeri konseyleri ve şube işçi konseyleri, şube işçi konseylerinin
yöneticileri görev süresi dolmadan geri çekebilme yetkisi, yöneticiliğin 2
dönemle sınırlanması, sendika yönetici ücretlerinin kalifiye bir işçiden fazla
olamaması yer almaktadır. (Cenan Bıçakçı’dan aktaran Koç ve Koç, 2008, s. 383).
[14] Değişik
kaynaklarda Yeni Çeltek’te üretim yapılan süre “3 ay” (Bütün, 2015) ve “bir kaç
ay” (Kök, 2015, s. 273) olarak da geçmektedir. Ancak, somut verilerle ve
tarihlerle desteklenen “34 gün” tanımlaması daha doğru görünmektedir.
[15] Özgür
Narin. 2015. Yerin Derinliklerinden
Gelip, Günü ve Geleceği Aydınlatan Emeğe, Madenciye Bir Borç Olarak Tarihten
Öğrenmek. Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor (Onur Bütün) içinde.
sa. 196- 217.
[16] Bostancıoğlu,
Adnan (Söyleşi). 2015 (Birinci Baskı 2011). Bitmeyen Yolculuk. Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı. Ayrıntı Yayınları.
İstanbul.
[17] Mehmet
Kök ile yapılan söyleşideki eksiklerden birisi söyleşi yapanların (Cahit Akçam-
Veli Sevil) Kök’e Çetin Uygur ile ilişkileri hakkında soru sormamış
olmalarıdır. Oğuzhan Müftüoğlu’nun yukarıda aktarılmış olan sözlerinin
bulunduğu kitabın yayınlanmasından 2 yıl sonra yapılan söyleşilerde bu konuya,
hem anlatıcı hem de söyleşi yapanlar tarafından, değinilmemiş olması ilginç bir
durum (!)
[18] Kök bu
insanların bir alevi köyü olan Belvar köyünden olduğunu, sonraki yapılan
çalışmalarla bu köylülerin tekrar mücadeleye ve örgütlenmeye kazanıldığını
ifade etmektedir (Kök, 2016, s. 236, 241). Ancak, aynı Belvar köyü Bütün’ün
kitabında Alevi gelenekleriyle birlikte Yeni Çeltek’teki mücadelenin temel
direklerinden birisi olarak yansımaktadır. Bütün’e göre Belvar Köyü Yeraltı
Maden-İş çalışması başlamadan önce de demokrat bir niteliği olan, daha
eşitlikçi ilişkiler geliştirebilen, “cem tuttukları” toplantılarda sorunlarını
tartışıp çözüm yollarını üreten, “belki de bu nedenle komite ve konseylerde
çalışırken birbirlerini dinlemek ve anlamakta zorluk çekmeyen” bir köydür
(Bütün, 2015, s. 97).
Yorumlar
Yorum Gönder