İki 12 Eylül Vesilesiyle “Bizim Mahalle” Manzaraları[*]
Ertuğrul
Bilir - 14 Eylül 2021 - mukavemet.org
12 Eylül darbesi Türkiye sosyalist hareketine ve ilerici birikimine büyük bir darbe oldu. Yeni bir devrimci yükselişle geçmiş aşılana kadar, 12 Eylül darbesi Türkiye devrimci hareketi açısından yakıcı bir değerlendirme konusu olmaya devam edecek. Sosyalist hareket darbe öncesinde gerçek durumunun ne olduğunu, darbeye karşı neden güçlü bir direniş çizgisi izlenemediğini, darbe sonrasında neden kitleselleşemediğini tartışmaya devam edecek. Tartışma siyasal çizgi, ittifaklar politikası, örgütlenme tarzı, sendika/kitle örgütü ile siyasal örgüt ilişkileri, sol içi ilişkiler gibi birçok başlık altında sürüyor ve sürecek.
Darbenin temel
amacı, sivil faşist terörle bastırılamayan, halk muhalefetini bastırmaktı ve bu
amacına uzun bir dönem için ulaştı. İlerici, devrimci, sosyalist halk
muhalefetinin bastırılmasıyla önü açılan gerici hareket ise, bu fırsatı
değerlendirerek iktidara taşındı. AKP, gücü kendi iktidarında merkezileştirme
amacına giderken farklı kesimlere geçici bazı tavizler verdi, kafaları
karıştırdı. Bu kesimler içinde soldan bazı kişi, çevre ve gruplar da yer aldı.
12 Eylül 2010 referandumu böyle bir iktidarı güçlendirme manevrasıydı.
Türkiye’deki temel toplumsal çatışmayı “(kendinden menkul) ceberrut devlet
(Kemalizm) ile toplum (dindar halk) arasındaki çatışma” olarak gören, kafaları
zaten karışık bazı kesimler ise kendilerine uzatılan zehirli elma şekerini
büyük bir coşkuyla kabul ettiler ve bu kandırmacaya kanmayanlar için ağır
suçlamalarda bulundular. 12 Eylül 2010 referandumunun üzerinden birkaç yıl
geçtiğinde söz konusu referandumdaki “12 Eylül darbesiyle hesaplaşma”
iddiasının yalan olduğu, AKP’nin hiçbir demokratik niyeti olmadığı, görmek
istemeyenler hariç, herkesin göreceği kadar netleşmişti. Ancak, görmek isteyen
ve ideolojik kılavuzları çamura batmamış olanlar için 2010 yılında da bu durum
net idi.
Aşağıdaki yazı
12 Eylül 2010 referandumu sonrasında yazılmıştır. Dönemin tartışmalarına, dönem
henüz yakın tarih sayılabileceği, ilgili kesimler tartışmaları epey bildiği
için, girmiyorum.
12 Eylül
referandumu sonrasında -çok eskiden Devrimci Yolcu olan- Taner Akçam, Taraf
gazetesinde “Miloseviç’i Aramak” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı, Birgün
gazetesinin referandum sonrasındaki “Milliyetçi Muhafazakâr Tablo Yine
Değişmedi” başlıklı yazısında yer alan “ülkedeki ‘yüzde 60 sağ yüzde 40 sol
dengesi kemikleşti. Milliyetçi Muhafazakâr oylar AKP’de konsolide oldu.”
ifadesi bahanesiyle, Türkiye’de liberalizme teslim olmayan solu katliamcı
(Miloseviç) adayı olarak ele almıştı. Taner Akçam’ın kurgusuna göre, Türkiye’de
“bizim mahalle” ve “öteki mahalle” var. Biz (devrimciler) bizim mahallede
düzenin efendileriyle birlikte otururuz. Bürokratlar, askerler, TÜSİAD’cı
burjuvazi bu mahallededir. Biz (devrimciler) iktidar sahiplerine karşı mücadele
eder görünsek de, aslında onlarla aynı saftayızdır. Hepimiz birlikte öbür
mahallede oturan muhafazakâr köylülere, esnafa karşı mücadele ederiz…
Yazı o dönemde,
öfkemi de biraz olsun yatıştırmak amacıyla, bizim mahalleden manzaralar sunmak
için yazılmış ancak yayınlanmamıştı. Geçtiğimiz yıllarda yaşananlar Taner
Akçam, Murat Belge vb. ideologların bakışının yanlışlığını açık şekilde
gösterse de, ideolojik mücadele sürüyor. Bu nedenle iki 12 Eylül’ün yıl
dönümünde bu yazıyı yayınlamayı yararlı buluyorum.
Bizim Mahalle Manzaraları
1975’te İstanbul’a
taşındığı gün, ailesini eşyaları düzenlemek için evde bırakarak ek iş aramaya
giden öğretmenler oturur bizim mahallede. Eve getirilen muhtar çakmağı parçalarının
ailece monte edilmesi ay sonunda kiranın ve bakkal hesabının ödenebilmesinin
şartıdır çünkü. Yıllarca sürecek, zaman zaman ailece, zaman zaman bireysel
olarak yapılan onlarca ek işin başlangıcıdır bu.
24 Aralık
1979’da, TÖB-DER’in kararına uyarak, Kahramanmaraş katliamının yıldönümünde
ders boykotu yapılır ve bedeli görevden açığa alınmak şeklinde ödenir. Tabii, o
zaman hiç birimizin aklına “Maraş’ta asıl sorumlunun bizim mahalle olduğu,
orada mahalleleri yakan, komünistleri ve Alevileri öldürenlerin ‘bizim mahalle’nin
yöneticileri tarafından kullanıldığı” gibi saçmalıklar gelmez. Çünkü bizim
mahallede emek vardır, onur vardır. Yoksulluğun karşısında Sümerbank’tan alınan
ayakkabılarla durmaya çalışırken öğrencilerine kitap okuma alışkanlığı kazandırılmaya,
deney yapma, bağlama, mandolin, devrimci marşlar öğretilmeye çalışılır bizim
mahallede. Biz kendimizi hiç sermayeyle aynı kampta görmeyiz. Çünkü biz onlarca
yılımızı 50-60 metrekarelik kira evlerinde geçiririz. Biz, toplasan 20 dönüm
toprağı olmayan Yusuf Dede’nin 11 yaşındaki çocuklarını devletin parasız
okullarına göndermesi sayesinde okuyabilmiş olan babalardan utanmayız.
Kendimizi bu nedenle halktan kopuk, düzenin efendileri safında görmeyiz. Egemenlerin
bizi içinde bırakmaya çalıştıkları bilgisizlikten, kör inançtan kaçabilmiş
olmaktan gocunmayız. Orada kalanları nasıl aydınlığa çıkarabileceğimize kafa
yorarız. Ardahan’ın bir köyünde yoksulluktan, kör inançtan kaçarak “Kaf
Dağı’nın Ardı”ndaki Köy Enstitüsü’ne ulaşmış olan Dursun Akçam’dan
utanmadığımız, onur duyduğumuz gibi onur duyarız bulunduğumuz yerden…
Bizim
mahallemizde Yusuf Dedeler oturur. Dünya savaşından önce doğmuş, okul yüzü
görmemiş ama okuma öğrenip Şavşat’ın ücra bir köyündeki evinde kitaplar
bulunduran Yusuf Dede’yi TÜSİAD’la aynı safta görecek kadar saçmalamayız. Bizim
aile anılarımızda Yusuf Dede, köyün yoksullarındandır ama “beg”lere kafa tutar.
Beg’ler tek parti iktidarında CHP’lidir. Demokrat Parti kurulunca onlara karşı
Yusuf Dede DP’li olur. Yoksulluğuna rağmen gücü yettiğince DP için çalışır.
Menderes’ler idam edilince bu sefer Adalet Parti’li olur. Ama bizim sol
liberallerin saplandığı bu noktada kalmaz Yusuf Dede. 1970’lerde, 60’lı
yaşlarındaki yoksul ve dindar bir köylü olarak devrimcilerin mitinglerine
katılır, anti faşist şiirler okur. Sınıflar mücadelesi en ücra mahalle ve
köylere kadar ulaşmış, kafaları açabilmiştir. O Şavşat’ta, aydınlanmacı olarak
yetiştirilen ve oradan sosyalizme ulaşan öğretmenlerin açtığı yoldan, faşizme
karşı mücadelenin içinden geçerek, binlerce insan devrimcilerin safında yer
almıştır. Darbe olunca bizim mahallenin Şavşat kasabasında yüzlerce insan
evinden ormana çıkar. Onlarcası öldürülür. Binlerce insana işkence edilir. Çok
zor zamanlar geçirirler. Ama kafaları sömürenle sömürüleni karıştıracak,
Menderes’e, Demirel’e, Tayyip’e ilerici misyon yükleyecek kadar karışık
değildir.
Bizim mahallede,
1970’lerde, pislik kokan Haliç’in kıyısındaki işyerlerinde grev ziyareti
yapılırken, bizim o işyerlerinin ve ağababalarının safında olduğumuzun iddia
edilebileceği hiç akla gelmezdi. O
fabrikalardaki işçi mücadelelerinde 70’lerden 90’lara bulunan Nihat Abi de
bizim mahalledendir. Nihat Abi’nin o fabrikaların sahipleriyle aynı safta
olduğunu iddia eden sol liberallerin kafasının nasıl çalıştığını anlatamazsınız
ona. Ömrü hayatı alevi olarak, yoksul olarak, solcu olarak baskı ve katliamlara
maruz kalmakla geçmiştir ve bugün devrimcileri soykırımcı adayı (Taner’in
“Miloseviç benzetmesi” bunu ima etmektedir) olarak değerlendiren akademisyeni
ciddiye bile almaz… Ama hak mücadelesinin nasıl verileceğini bilir. Samsun’da
tutuklanan genç arkadaşlarını sahiplenmek için gittiği Ankara’dan dönüşte kalp
krizi geçirse de kafası nettir. 2008 1 Mayıs’ında DİSK önünde yoğun gazdan
bayılan Emekli-Sen’li arkadaşlarıyla birlikte otantiğiyle, gelenekseliyle
burjuvaziye, gericiliğe karşı mücadele bayrağını taşımaya devam eder.
Öğretmen Enver
Civelek’in oğlu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Metin Civelek hatıralarımızda
insancıl, neşeli bir gençtir. 1980 Haziran’ında faşistler tarafından
öldürülmüştür. Biz 30 yıl sonra hala katillere ve onların efendilerine hınç
duymaya devam ederiz. Efendilere yaranmak için katille maktulu birbirine
karıştırmayız. Aydınlanmaya çalışan yoksul emekçi insanları düzenin efendileri
safında görmeyiz.
Bizim
mahallenin gençleri Sivas-Giresun sınırında 6’sı ev, 5’i samanlık olmak üzere
11 yapıdan oluşan yaylanın kavaklarına devrim sloganları yazmış, yıldızlaşan
yumruklar kazmışlardır. Suşehri’ne gelen az sayıdaki – kâğıt bulabildiği kadar
basılan, sıkıyönetim tarafından dağıtımı engellenen- Demokrat gazetesini cep
harçlıklarıyla alıp köy minibüslerine parasız dağıtırken bürokratik, vesayetçi,
TÜSİAD’cı vs. vs. değil, devrimcidirler.
Bugünün Sözü
12 Eylül
darbesinde yenildik. Sonra birkaç kez daha yenildik. 12 Eylül 2010
referandumunda da yenildik. Yukarıdaki bölüm o dönemde yazılmıştı.
Bu yenilgiler
geri çekilişlere, savruluşlara yol açtı. Rüzgârda savrulanlardan bazıları
egemenlerin cephesinden bize saldıranlar arasına katıldılar. Eski dostlarımızın
birçoğunu kaybettik. Üzücü… Ama, olsun...
Nazım Hikmet, 1932.
Sınıflar
mücadelesinde emperyalizme, kapitalizme, faşizme, gericiliğe karşı mücadelenin
büyük birikimiyle, sosyalizme doğru yürümeye devam edeceğiz. Ustalaşacağız.
Dostu düşmandan ayırmak için tecrübelerimizden, mücadelemizden öğreneceğiz.
Yürüyelim.
[*] Bu yazının omurgası 2010 yılında yazılan bir yazıya dayanıyor. Yazı bu haliyle 14 Eylül 2021 tarihinde mukavemet.org sitesinde https://www.mukavemet.org/iki-12-eylul-vesilesiyle-bizim-mahalle-manzaralari-2/ adresinde yayınlandı.
Taner Akçam'ın 29.03.2026 tarihinde medyascope sitesinde yayınladığı yazıda "Türkiye sosyalist hareketinin "Türkiye" kavramı arkasında kendi milliyetçiliğini gizlediği", Türkiye'de "Batıcı-laik-modernist bir gövde ile İslami muhafazakâr gövde arasında büyük bir kültür savaşı" yaşandığına ilişkin yazısı üzerine yeniden yayınlamayı yararlı gördüm.
Yorumlar
Yorum Gönder